DMT ve Işık Getiren

İstanbul’un dünyadaki diğer şehirlerden en büyük farkı simetriyi ve şekilsizliği içinde barındırmasıdır. İki kıtayı birleştiren, adalara, boğaza, surlara ve görkemli bir tarihe sahip olan kent sanki şekilsiz sokakları, farklı renklerdeki evleri ve değişik insan tipleriyle kendini yalanlar.

O da bu ilginç kentin biçimsiz sokaklarından birinde oturuyordu.  Oturduğu ev İstiklal Caddesi’ne oldukça yakındı. Evlerin her biri farklı renklerde ve büyüklükteydi. Bu durum hep dikkatini çekerdi. Ona göre İstanbul cenneti ve cehennemi iç içe barındırıyordu. Tıpkı aklı gibi…

Birkaç ay önce okulu bırakmıştı. Çocukluğundan beri zaten hiç ısınamamıştı okula. Ailesinin ve çevresinin dayatmasıyla yine de üniversiteyi kazanmayı başarmıştı. Ama artık okul birinci sırada değildi onun için. Kariyeri ve geleceği umurunda değildi. Bu hayat tarzı onun değildi. Parası yoktu, aile bağları zayıftı. Yalnız başınaydı ve sadece birkaç ay idare edebilecek kadar maddi güce sahipti. Yine de bir mutluluk bütün bedenini kaplıyordu. Anlam veremiyordu bu duruma.

Felsefeye ve edebiyata hep ilgi duymuştu. Kız arkadaşı onu terk ettiğinden beri kitapların içine daha fazla düşmüştü. Terk edilmeden önce aşağılanmış, onuru kırılmıştı. Günlerce ağlamış, içki şişeleri, kitapları ve tabancası arkadaşı olmuştu. Birkaç kez namluyu kafasına dayamış ancak tetiği çekmeyi başaramamıştı. İyi ki de yapamamışım diye düşündü, yeni dünyası her şeyden daha güzeldi.

Acı çeken insanların kendilerini iyi hissetmek için alkole, sigaraya, müziğe veya kitaplara sarılmasını anlamamıştı. Hiç âşık olmaması bunda büyük etkendi. Ama artık o insanların neler yaşadığını anlıyordu. Kız arkadaşı bir dünyaydı onun için onun yokluğunda DMT ile tanıştı. Bu uyuşturucu onun son zamanlardaki en büyük tutkusuydu. Başka insanlarda da aynı etkiyi gösterip göstermediğini bilmiyordu ama DMT ona yeni bir dünya bağışlıyordu. Kimi zaman uyanıkken halüsinasyonlar bazen de değişik ancak bir o kadar da hoşuna giden rüyalar görüyordu. Artık yaşadığı dünyadan zevk almıyordu. DMT ile yarattığı dünya çok daha görkemliydi onun için.

Eve geldiğinde karnının aç olduğunu hissetti. Bir önceki günden kalan iki tane poğaça ve ayçöreğini süt ile birlikte yedi. Yeni dünyaya adım atmanın zamanı gelmişti. Ipod’unda TheDoors vardı. Jim Morrison’ın büyüleyici sesi hoşuna gidiyordu. İstanbul’a gece düşerken sadece yatağının başındaki gece lambasını açık bıraktı.

DMT'yi hücrelerine yerleştirdi. "Algımın kapıları açılıyor" dedi sessizce. Kitaplığına bakmaya başladı. Gözü Gnostik İncil’e takıldı. Artık hangi dünyada olduğunu bilmiyordu.

Elbiseleri etrafında gezinen insanlara göre oldukça farklıydı. Konuştukları dili anlamıyordu. Sadece derinlerden TheDoors’un TheEnd’ini duyuyordu. Jim Morrison eşlik ediyordu yolculuğuna. Etrafına bakındı, hiç sokak lambası yoktu. Evler betonarme değildi. Kadınlar ve erkekler garip bir şekilde giyiniyorlardı. At nallarının çıkardığı sesleri duyuyordu. Etrafındakiler onu umursamıyorlardı. Bir telaşları vardı sanki. Yürüdü sokaklarda, inanılmaz sıcak bir gündü. Bir sokağa geldi, kadınlar elleriyle başlarına vuruyorlar kendilerini dövüyorlardı. Birisinin başına kötü bir şey gelmiş olmalıydı. Bu sokaktan hemen kurtulmak istedi. Derken dikkatini bir detay çekti. Bazı kişilerin elbiseleri diğerlerinden farklıydı. Pelerinleri, kalkanları, sandaletleri ve gülümsemez yüzleriyle Romalı askerlerdi bunlar, askerler de onu baktı ama aldırış etmediler, huzursuz görünüyorlardı.



Romalıları düşündü, askerleri anlamıştı ancak halk ile askerler arasında fiziksel olarak farklılıklar vardı. Burası Avrupa değildi. Bir anda gözüne tanıdık bir sima çarptı. Elinde purosu, beyaz sakalı ve takım elbisesiyle Freud karşısındaydı. Yavaşça yaklaştı nörologların şahına…

Freud memnun bir ifade ile karşıladı onu. Psikanalizden söz ettiler. Freud ona hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlattı. O  ise DMT’nin bahşettiği görkemli dünyadan bahsetti. Bu denli büyük bir fikir adamına tavsiye vermek benliğini okşamıştı. Freud’un yüzündeki ifadeden düşüncelerinin okunduğunu anlamıştı ama bu duruma aldırış etmedi. Ne yaparsa yapsın düşüncelerini bu adamdan saklayamayacağını biliyordu. Daha sonra Freud’un heyecanlandığını fark etti. Gözleriyle bir şeyler arıyor, purosunu ısırıyor, sürekli saatine bakıyordu. Şehirde bir şeyler oluyordu. Beraber yürümeye başladılar.

Şehrin sokaklarında yürürlerken yanlarına bir adam daha katıldı. Freud onu yeni kişiyle tanıştırmadı. Adamı içten içe merak ediyordu. Kel kafası, donuk yüzü ve delici bakışlarıyla ürkütücü bir karakterdi. Adam da kendisi gibi bu döneme ait değildi.

Sokaklarda bazen ağıtlar bazen de sevinç haykırışlarına denk geliyorlardı. Derken beyninden vurulmuşa döndü. Bir tepenin üzerinde ikisi ufak olmak üzere üç haç vardı. Bulundukları şehrin neresi olduğunu anlamıştı. Kudüs’tü burası. Romalı askerlerden anlamalıydı durumu. Gördüğü tepede Golgotha olmalıydı. Heyecandan titriyordu.

Freud, o ve gizemli yabancı Golgotha tepesinin karşısındaki tepeye tırmanıp olanları seyretmeye başladılar.

Haçını yüklenmiş Hazreti İsa’ya gördüler, bedeni kanlar içindeydi. Yakarışlarla peygamberlerine ağıt yakanların sesi ile Romalı askerlerin kahkahaları birbirine karışıyordu. Freud sessizce olanları izliyor derinlerde bir şeyler arıyordu. Gizemli yabancı ise olanlar karşısında dehşet içindeydi.  Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesini, yaşadığı acıyı, duasını ve Romalı askerlerin ona yaşattıkları zulmü baştan sona seyrettiler.  Korkudan titriyordu. Freud hiç konuşmadı ancak gizemli yabancı ilk kez açtı ağzını:

-Freud, aziz dostum, yine benden bilecekler.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şeytanın Notaları

Tembel hayaller